Şanlıurfa

Şanlıurfa tarihte dünya kültür ve medeniyetinin merkezi kabul edilen ve arkeoloji literatüründe "Bereketli Hilal" olarak adlandırılan bölge üzerinde yer almaktadır.    Arkeolojik kazılardan elde edilen buluntular, şehir merkezindeki Balıklıgöl civarının günümüz­den 11.000 yıl önce Neolitik Çağ insanları tarafın­dan iskan edildiğini kanıtlamıştır. Bu çağ, Anadolu'da mimarlık sanatının başlangıcı sayıl­maktadır.

    Mimarlık tarihi bu kadar eskilere dayanan Şanlıurfa, günümüzde de mimari eserlerinin zen­ginliği bakımından Anadolu'nun önde gelen illeri arasında yer almakta ve bu özelliğinden dolayı "Müze Şehir" adıyla tanınmaktadır.

 

 Şanlıurfa, dinler  tarihi ve inanç turizmi yönüyle de dünya kültüründe önemli bir yere sahiptir. İl merkezi yakınındaki Göbekli Tepe'de yapılan arke­olojik kazılarda, ilkel dinlere ait olan ve günümüz­den 11.000 yıl öncesine tarihlenen dünyanın en eski tapınakları bulunmuş ve Şanlıurfa'nın inanan insan­ların dünyadaki en eski merkezi olduğu anla­şılmıştır.

    İlkel dinlerin dünyada bilinen en eski merkezi Şanlıurfa, çok tanrılı (politeist) dinler ile tek tanrılı (monoteist) dinlerin de önemli merkezlerinden bi­ridir.     Assur ve Babil dönemlerinde; Ay, güneş ve ge­zegenlerin kutsal sayıldığı politeist bir din olan Paganizm'in baştanrısı "Sin"in mabedi Harran'da bulunuyor ve Soğmatar bu dinin önemli bir mer­kezi şehri sayılıyordu. Musevi, Hıristiyan ve İslâm dinleri peygamlerle­rinin atası olan Hz. İbrahim (A.S.) Şanlıurfa'da doğmuş, Nemrut ve Halkının taptığı putlarla mü­câdele ettiği için burada ateşe atılmıştır. Lut Peygamber, amcası Hz. İbrahim'in ateşe atılmasını görmüş ve daha sonra Şanlıurfa'dan Sodom'a doğru yola çıkmıştır.ÇİMDİN KALESoğmatar'ın 50 km. kuzeydoğusundaki bu tarihi kaleye Soğmatar'dan ulaşılabileceği gibi, Urfa-Mardin karayolunun 61. km.'sinden güneye sapan şose yol ile 9. km. sonra ulaşmak mümkündür. Büyük bir kayalık tepe üzerine inşa edilmiş olan Çimdin Kale'nin yüksek kemerli anıtsal kapısı ba­tıya bakmaktadır. Dar ve yüksek bir eyvan şeklin­deki bu kapının kuzey yan duvarı aşağısında ol­dukça silik 3 satırlık Arapça kitabede "Allahu la ilahe illa hu........" , "el-Melik el Kuddusi....", "La ilahe illallah Muhammeden resulallah" okunabil­mektedir. Ayrıca anıtsal kapının çıkıntılı yan duva­rının kuzeye bakan cephesi yukarılarındaki bir taş üzerinde "el Mali lillah (?)"  yazılıdır. Çimdinkale'nin; 1182-1239 yılları arasında böl­geyi ellerinde tutan Eyyûbiler zamanında savunma ve konaklama amaçlı "Ribat" olarak inşa edildiği tahmin edilmektedir. Şanlıurfa kalesi gibi dört ta­rafı kayadan oyma derin savunma hendeğiyle çev­rili Çimdin Kale'nin batıdaki girişi altında yer alan büyük mağaralar ahır olarak kullanılmış olmalıdır. Kale üzerinde çeşitli yapı kalıntıları ve bir su ku­yusu yer almaktadır.

Kalenin burç ve duvarlarının önemli bir kısmı­nın Urfa bölgesine 1272-1394, 1404-1505 ve ....-1517 tarihleri arasında üç kez hakim olan Memluklar döneminde restore edildiği anlaşılmaktadır. Zira Urfa kalesi ve Birecik şehir surlarındaki Memluk restorasyonlarının bariz işareti sayılan, çevrelerinin 5 cm.'lik bölümleri düzlenmiş, bunun ortasında ka­lan alan kabarık bırakılmış taşlardan oluşan duvar­ların Çimdin Kale'de görülmesi bu görüşü güçlen­diren önemli işaretlerdir.

GELENEKSEL HARRAN EVLERİHarran'ın en çok ilgi çeken yanı, bindirme tek­niğinde yapılmış, külah biçimindeki konik kubbeli evleridir.Kubbeli evler tarihinin, düz damlı evler kadar eski olduğu bilinmektedir. Musul yakınında Arpachiyan'da, Tiflis yakınındaki Schulaveri'de ve Kıbrıs'ta yapılan kazılarda rastlanılan kubbeli ev bulguları M.Ö. VI. bine tarihlenmektedir. Bu gele­nek Mezopotamya, Transkafkasya ve Ege'de M.Ö. III bine kadar yoğun bir biçimde devam etmiştir.Günümüzde Akdeniz çevresinde, bilhassa gü­ney İtalya'nın Apulya bölgesinde hem kentsel hem de kırsal alanda, Harran evlerine benzeyen ve "Trullo" denilen bindirme kubbeli çok sayıda yapı bulunmaktadır. Ancak Apulya yapıları, 80-200 cm. arasında değişen duvar kalınlıkları ve çift çubuklu kubbeleri ile Harran'daki benzerlerinden daha sağ­lam bir durumdadır. Çoğu XIX. yüzyıldan kalmış olan bu evlerin arasında XV. yüzyıla tarihlenenler de vardır. Ayrıca, bu yüzyılın başında yapılmış olanlarına da rastlanmaktadır.İskoçya adalarında "beehive houses" adı verilen bu tür yapıların XVIII. yüzyılda canlı bir gelenek oluşturduğu bilinmektedir. İspanya'nın Aragonya bölgesinde, İran, Afganistan, Çin Bolivya ve Peru'da kerpiçten, etna eteklerinde lavlardan ya­pılma kubbeli evler vardır.İçinde bulunduğunuz yüzyılın başında yapılan bir araştırmada, Anadolu'da kubbeli evlerin yoğun olduğu iki bölge tespit edilmiştir. Urfa-Birecik ara­sındaki birinci bölgede, bugün yalnız Suruç ve çev­resinde bulunan bir kaç köy kubbeli evleri içermek­tedir. İkinci bölge olan Urfa-Akçakale arasında ise, Harran ve çevresindeki bir kaç köyde kubbeli evler bulunmaktadır. Ancak, kerpiç kubbe ile örtülmüş bu evlerden farklı olarak Harran evleri tuğla kubbe­lerle örtülmüştür.Harran evlerinin tuğla kubbe ile örtülmesinin en önemli iki nedeninden birincisi, bölgenin çöl olması münasebetiyle örtüde kullanılacak ağaç malzeme­nin bulunmayışıdır. İkinci neden ise, Harran hara-be­lerinde bol miktarda bulunan tuğla malzemedir. İlginç bir doku oluşturan bu evler, ören yerinden toplanan tuğlalarla eski kentin kalıntıları üzerine son 150-200 yıl içersinde inşa edilmişlerdir.1979 yılında arkeolojik ve kentsel sit alanı olarak tescil edilen ve kubbe evleri korumaya alınan Harran'da, ören yerinden malzeme toplanması, her çeşit inşaat yapılması, kanal açılması yasaklanmış­tır. O tarihlerde 960 adet kubbe sayılan Harran'da bu sayı dondurulmuştur.Harran evleri, kare ya da kareye yakın prizmatik bir alt yapı üzerine bindirme tekniğinde örülen tuğ­laların gittikçe daralan konik bir külah şeklini al­masından oluşan kubbelerle örtülmüştür. Kubbe-lere geçiş basit tromplar ve pandantiflerle (bingi) olmaktadır. Yüksekliği içerden en çok 5 m.'ye varan kubbeler, 30-40 tuğla dizisi ile örülmüş­tür. İkili, üçlü ve altılıya kadar varan kubbe grup­ları, içerden kemerlerle birbirlerine bağlanarak geniş mekânlar elde edilmiştir. Kubbeler örülürken yan­lara belli aralıklarla tuğla çıkıntılar yerleştirilmiş ve kubbenin tepesi açık bırakılmıştır. Tuğla çıkıntılar kubbenin tamiri ve gerektiğinde yağışlı-soğuk ha­valarda tepedeki deliğin kısmen veya tamamen ka­patılabilmesi için tırmanmaya yaramaktadır. Kubbenin tepesindeki açıklık, içerideki dumanın dışarı çıkmasını sağlayan baca ve ışıklık fonksiyonu görmektedir.Örgüleri düzensiz bir şekilde balçık harçla bağ­lanan kubbe ve duvarlar, içerden ve dışarıdan yine bu harçla sıvanmıştır.Bölge iklimine uyumlu, yazın serin, kışın sıcak olan kubbeli Harran evlerinde, tavukların daha çok yumurtladığı, at gibi bazı hayvanların daha uysal olduğu, kuru soğanların çabuk filizlendiği köylüler tarafından söylenmektedir.Bu evlerden bir örnek 1999 yılında Harran Kaymakamı İbrahim Halil Akşit'in gayretleriyle restore edilerek "Kültür Evi" fonksiyonuna kavuş­turulmuş ve turizmin hizmetine sunulmuştur.Ayrıca Kültür Bakanlığı, restore etmek ve kültü­rel fonskiyon vermek üzere bu evlerden 4 adedini  satın almıştır.
HARRANŞanlıurfa'nın 44 km. güney doğusunda bulunan ve her yıl binlerce yerli ve yabancı turist tarafından ziyaret edilen tarihi kent Harran, kendi adıyla anı­lan ovanın merkezinde kurulmuştur.Tevrat'ta "Haran" olarak geçen yerin burası ol­duğu söylenir. İslâm tarihçileri kentin kuruluşunu Nuh Peygamber'in torunlarından Kaynan'a veya İbrahim Peygamber'in kardeşi "Aran"a (Haran) bağ­larlar. XIII. yüzyıl  tarihçilerinden İbn-i Şeddat, Hz. İbrahim'in Filistine gitmeden önce bu şehirde otur­duğunu, bu nedenle Harran'a Hz. İbrahim'in şehri de denildiğini, Harran'da İbrahim Peygamber'in evinin, adını taşıyan bir mescidin, O'nun otururken yaslandığı bir taşın var olduğunu yazmaktadır.Harran tarihiyle ilgili en doğru bilgiler arkeolo­jik kazılardan elde edilen buluntulara dayanmakta­dır. Harran adına ilk defa, Kültepe ve Mari'de bu­lunan M.Ö. II. bin başlarına ait çivi yazılı tabletlerde "Har-ra-na" veya "Ha-ra-na" şeklinde rastlanmakta­dır. Kuzey Suriye'de Ebla'da bulunan tabletlerde ise Harran'dan "Ha-ra-an" olarak bahsedilmektedir. M.Ö. II. binin ortalarına ait Hitit tabletlerinde, Hititlerle Mitanniler arasında yapılan bir antlaş­maya Harran'daki Ay Tanrısı'nın (Sin) ve Güneş Tanrısı'nın (Şamaş) şahit tutulduğu belirtilmekte­dir.Tüm bu tarihi belgelerden anlaşıldığı kadarıyla, Harran adı 4000 yıldan beri değişmeden günümüze kadar gelmiştir. Harran adı, Sümerce ve Akatça "Seyahat-Kervan" anlamına gelen "Haranu"dan gelmektedir. Bazı kaynaklar bu kelimenin "keşişen yollar" veya "şiddetli sıcak" anlamına geldiğini de kaydetmektedirler.Gerçekten de Harran, Kuzey Mezopotamya'dan gelerek batı ve kuzey batıya bağlanan önemli ticaret yollarının kesiştiği bir noktada bulunmaktadır. Bu özelliğinden dolayı Harran, Anadolu ile sıkı ticaret ilişkileri bulunan Assurlu tüccarların önemli uğrak yerlerinden biri idi. Anadolu'dan Mezopotamya'ya, Mezopotamya'dan Anadolu'ya olan ticaret akışının binlerce yıl Harran üzerinden yapılmış olması bu tarihi kentte zengin bir kültür bikiminin oluşmasına neden olmuştur.Harran; Ay, Güneş ve gezegenlerin kutsal sayıl­dığı eski Mezopotamya'daki Assur ve Babillerin politeist inancına dayanan Paganistliğin (Putpe-restlik) önemli merkezlerinden olması yö­nüyle de ünlü idi. Bu nedenledir ki Harran'da Asronomi ilmi çok ilerlemiştir.Babiller döneminde "ilu sa ilani" (tanrıların tan­rısı), "sar ilani" (tanrıların kralı) ve "bel ilani" (tanrıların efendisi-rabbi) olarak adlandırılan Ay Tanrısı "Sin" paganistlerin en büyük tanrısı olma özelliğini asırlar boyu devam ettirmiş ve Romalılar döneminde "Mar alahe" olarak adlandırılmıştır.İslâm kaynaklarında "Harrânîler" (putperestler) adıyla anılan bu dinin mensuplarının bir kısmı, Abbâsi Halifesi Me'mun'un "Kur'an'da geçen bir dini seçin" tavsiyesi üzerine bir kısmı Hıristiyan, bir kısmı da Müslüman olmuş, önemli bir kısmı ise "Hiç kötülük etmeyen yüce bir yaratıcı"nın varlığını kabul eden ve Kur'an'da ehl-i kitapla beraber üç defa zikredi­len, İslâm hukukçularına göre Hıristiyan ve Musevilerle aynı hukuki haklara sahip olan güney Mezopotamya'daki Sabiilerin monoteist inanç sis­temini benimsemiştir. Ancak Sabiizmi benimseyen bu grup eski Paganist inançlarından tam kopmaya­rak bu yüce varlığın sadece yaratma gibi önemli iş­leri gördüğüne, yarattığı varlıklarla ilgili diğer işleri ise aracı ilah olarak niteledikleri gezegenlerin ve bunlar adına inşa edilen tapınaklarda onları temsil eden putların yaptığına inançlarında yer vermiştir. Bu dönemde Sin hala tanrılar sisteminin zirvesinde yerini koruyor. "İlahü'l-alilah" (tanrıların tanrısı) ve "rabbü'l al-ilah" (tanrıların rabbi) olarak adlandırılı­yordu. Böylece güney Mezopotamya'daki esas Sabiizm'den farklı bir çehreye bürünen bu dinin mensupları "Harranlı Sabiiler" olarak anılagelmiş­lerdir.Urfa'nın Hıristiyanlığın en önemli merkezlerin­den biri haline gelmesine karşılık, Harran Sabiilerin merkezi olmuş ve Hıristiyanlar Harran'a putperest şehri anlamına gelen "Hellenopolis" adını vermiş­lerdir. Varlıklarını M.S. XI. yüzyıla kadar sürdüren Sabiilerin son mabedi h. 474 (m.1081) de Nûmeyriler adına şehrin valisi olan Yahya b. el-Şatr tarafından yıktırılmış ve böylece Harran'daki Sabiizm sona ermiştir.Dünyadaki üç büyük felsefe ekolünden birisi "Harran Ekolü"dür. İlkçağdan beri varlığı bilinen Harran Üniversitesi'nde dünyaca ünlü bir çok bil­gin yetişmiştir. Devrinin en büyük metamatikçile­rinden, tabiplerinden ve Yunan filozoflarının eser­lerini Arapçaya çevirenlerinden 821 doğumlu Sabit bin Kurra, o tarihlerde Dünyadan Ay'a olan uzak­lığı doğru olarak hesaplayan Battani (Avrupalılar Albetegni veya Albatanius derler), Yunan filozofla­rının aksine maddenin bölünebilen en küçük parça­sının müthiş bir enerji ile parçalanarak Bağdat gibi bir şehri yıkabileceğini söyleyen ve böylece atomun mucidi sayılan Cabir bin Hayyan, din bilgini Şeyh-ül İslâm İbni Teymiyye Harran'daki okullarda ye­tişmiş dünyaca ünlü alimlerden bazılarıdır.Emevi hükümdârlarından II. Mervan 744 yılında Harran'ı Emevi Devleti'nin başkenti yapmıştır. Emevilerin Asya bölümü 750 yılında Abbâsilere yenilerek Harran'da sona ermiştir. Abbâsi hüküm­dârı Harun Reşit zamanında "Harran Üniversitesi" dünyada büyük bir ün kazanmıştır.Cüllab ve Deysan ırmaklarının suladığı kuzey Mezopotamya düzlüğünde bulunan Harran Ovası tarihte bir ağ gibi su kanalları ile örülmüş bir tarım sahasi idi.  1184 yılında Harran'ı ziyaret eden Seyyah İbni Cübeyr, burasının gölgelik ve ağaçlık olduğunu, çeşitli meyve ve sebzelerin yetiştiği, uzun süren bir kuraklık sonucunda ise harap oldu­ğunu yazmaktadır.1242 yılında Harran'a gelen İbni Şeddad şunları yazmaktadır: "Deysan ve Cüllab nehirleri arasında kurulmuş olan şehirdeki imalathânelere Cüllab nehrinden su gelirdi. Cüllab, Diphisar adlı bir köy­den çıkar ve Harran'ı sulardı. Nehrin suları şehrin bazı evlerine kadar ulaşırdı. Harran'da 14 hamam vardı. Devlet ovadaki sulamadan 170.000 dirhem vergi alıyordu".Fatımiler, Zengiler, Eyyûbiler ve Selçuklular gibi Türk-İslâm devletlerinin yerleşmesine sahne olan Harran, 1260 yılı başlarında Moğollar tarafından iş­gal edildi. 1270 yılında Moğollar burayı ellerinde tutamayacaklarını anlayınca Camiini, surlarını ve kalesini yakıp yıkarak kenti tahrip ettiler. Halk Mardin, Dimaşk (Şam) ve Halep'e kaçtı. Etraftaki göçebeler tarafından işgal edilen tarihin bu altın şehri bir köy haline geldi ve o muhteşem günlerine bir daha dönemedi.1518 tarihli tapu tahrir defterlerinden,  Harran'ın Osmanlı döneminde 250-280 nüfuslu bir köy ol­duğu anlaşılmaktadır.Cumhuriyet döneminde Akçakale İlçesi'ne bağ­lanan Harran, GAP Projesinin bölgeye getireceği canlılık göz önüne alınarak 1987 yılında çıkartılan bir kanunla ilçe haline getirildi.

Bugün Cüllab ve Deysan ırmakları kurumuş ol­duğundan Harran sudan ve yeşilden mahrum bir ovanın ortasında 5000 yıllık tarihi ile ayakta dur­maktadır. Tipik evleri, höyügü, kalesi, şehir surları ve çeşitli mimari kalıntıları ile turistlerin büyük il­gisini çekmektedir. Atatürk Barajı ve Urfa Tünelleri vasıtasıyla Harran Ovası'na akıtılan Fırat Nehri, Harran'ı tarihteki yeşil ve verimli günlerine tekrar kavuşturmuştur.

KASR-ÜL BENAT (KIZLAR SARAYI)Soğmatar'ın 17 km.  kuzeydoğusunda, Betik'in 10 km. doğusundadır. Köy meydanındaki ağılların ihata duvarlarında bolca kullanılan blok taşlardan, burada büyük yapı kalıntılarının mevcut olduğu anlaşılmaktadır. 1911 yılında Urfa'yı ziyaret eden İngiliz Araştırmacı Bayan Gertrude Bell tarafından çekilen Kasr-ül Benat'taki bu yapıların fotoğrafları İngiltereĞNew  Castle Upon Time Üniversitesi ar­şivlerinde muhafaza edilmektedir.Soğmatar'daki Süryânice yazıtlı Kutsal Tepe'nin bir benzeri Kasr-ül Benat'ta bulunmaktadır. Köyün kuzeyindeki bu kayalık tepede 10'dan fazla Süryânice yazıtın bulunması, burayı "Yazıtlı Tepe" olarak adlandırmamıza sebep olmuştur. Kutsal Tepe'nin M.S. II. yüzyıla tarihlenen yazıtlarından biraz daha geç dönemlere, III. veya IV. yüzyıllara tarihlenen "Yazıtlı Tepe" yazıtları stil olarak ta Soğmatar yazıtlarından farklılık göstermektedir. İki ya da üç konturlu olarak yazılmış bu yazılar Süryâni Kaligrafi sanatının Urfa ve çevresinde bili­nen tek örnekleri olması bakımından önem taşı­maktadır. Tepenin güneybatı kesiminde oldukça iri harflerle kayaların üzerine üç konturlu olarak ka­zınmış bir yazıtta "Kust....." kelimesi okunabilmek­tedir. Yazıtın son harfleri toprak altında kaldığın­dan tamamını okumak mümkün olmamıştır.Yazıtlı Tepe'de Tarih Araştırmacısı Selahaddin E. Güler tarafından okunan diğer Süryânice yazıt­larda; "Ben Sargis", "Ben Gebar'u", "Amaryu", "Ben keşiş Şim'un", "Ben Demet(ri)ono" gibi keşiş isimleri tespit edilmiş olması,  Kasr-ül Benat'ın bir keşiş merkezi olduğu fikrini doğurmuştur.    Soğmatar'da Pagan inancını yansıtan yazılara Kasr-ül Benat'ta yer verilmemiş olması bu fikri güçlendir­mektedir. "Yazıtlı Tepe" üzerinde ayrıca; biri tepenin gü­neybatı yamacında küçük, diğeri bunun 100 m. ku­zeydoğusunda biraz daha büyük, üçüncüsü bunun kuzeydoğusunda tepenin zirvesinde olmak üzere, kaya zeminine oyulmuş labirent şekilleri bulun­maktadır. Ortadaki bir motifinden gelişen bu şekil­lerin mahiyeti anlaşılamamıştır."Yazıtlı Tepe'nin güney kesiminde ve köyün do­ğusundaki kayalık yamaçta, mağaralar ve kaya me­zarları yeralmaktadır. Bunlardan en büyüğü ve işçi­likli olanı "Yazıtlı Tepe"nin güney yamacındaki 8 arkosoliumlu kaya mezarıdır. Arkosoliumların sil­meli kemerleri birbirine bağlı olarak mezarın üç yönünü dolaşmakta, aralarındaki boşluklarda ka­bartma haç ve çiçek motifleri yer almaktadır. Mezarın güneye bakan giriş cephesindeki Süryânice yazıtlarda burada yatan şahıslardan "Keşiş Abrohom" adı okunabilmektedir. Bu mezarın bir benzeri Şanlıurfa il merkezinin güney kesiminde "Ehber" (Abgar) olarak adlandırılan dağlık alanda bulunmaktadır. Kasr-ül Benat'taki mimari elemanların lento sil­meleri, Korint üslubundaki sütun başlıkları, Senem Mağara'da olduğu gibi Urfa merkezindeki Ulu Cami'nin yerinde bulunan Aziz Stefanos Kilisesi'nden kalma kemer, lento ve sütun başlarına büyük ölçüde benzemektedir. Ancak, Kasr-ül Benat sütun başlıkları Aziz Stefanos Kilisesi'ndekilere göre daha sade ve süslemesizdir. Bütün bunlara dayanarak Kasr-ül Benat yapılarını, IV. yüzyıl son­larına tarihlemek mümkündür.
 
  Anasayfa     Pansiyonlar     Ücretsiz! Pansiyon Ekle  

Pansiyon Ara Bul Bir Favori Bilişim Hizmetidir
Top